Deviant Login Shop  Join deviantART for FREE Take the Tour
×

:iconmasisus: More from Masisus


More from deviantART



Details

Submitted on
March 2, 2009
File Size
23.1 KB
Mature Content
Yes
Thumb

Stats

Views
175
Favourites
0
Comments
0
×
Mature Content Filter is On. The Artist has chosen to restrict viewing to deviants 18 and older.
(Contains: sexual themes, violence/gore and strong language)
Bir Yılbaşı Hikayesi

Ben de sizler gibi hayaletlere inanmazdım, ta ki görene kadar. Şimdi burada karşınızda dikilirken yaşadıklarımı açık yüreklilikle anlatmak istiyorum. Sizi o lanet güne götürmeme izin verin, izin verin ki içimdeki bu paranoyak kişiliği anlayabilin;

31 Aralıktı, yılbaşını karım, iki küçük kızım ve kedimiz Tofu ile kutlamadan önce, uzun zamandır beni ofiste taciz eden sekreterim Alev ile Polonezköy'deki yazlığıma gitmeye karar verdim. Yaptığım plana göre Alev'le içeceğimiz birkaç kadeh şarap ve sonrasında yaşayacağımız ateşli dakikalar, eve geç gitmeme neden olmayacaktı. Hatta bir duş alıp, Alev'in vücuduma işleyen kokusundan bile kurtulabilirdim. Yeni yıla nasıl girersek öyle geçer ya, yeni yıla bir kaçamakla girmek belki bütün yıl boyunca aldatacağım karıma karşı işlediğim suçu da hafifletirdi. Gerçi ikiz kızlarımızın doğumundan sonra benden soğuması ve kendini çocuklarına adaması, bizi birbirimizden uzaklaştırmıştı. Aramıza giren bu soğukluk zaten benim için yeterli bir aldatma sebebiydi.

Alev, Audi'min ön koltuğunda bacak bacak üstüne atmış otururken ara sıra vücudunun yuvarlak kıvrımlarına baktığımı fark edip gülümsüyordu, manuel araçlara olan eski alışkanlığımdan otomatik vitesin üstünde duran elimi mini eteğinin üstüne koydu. Avuç içlerindeki ter bana olan ilgisini bir kez daha fark etmeme neden olmuştu.  

“Bunun gerçekleştiğine inanamıyorum. Yılbaşını seninle geçireceğim.”

“Biliyorsun ama akşam eve geri dönmem lazım, sabahı bulur Polonezköy'e dönmem. Çocukları yatırıp eşime de işle ilgili bir problem olduğunu söyleyip geleceğim yanına. Umarım yalnız korkmazsın orada.

“Senin geleceğini bildikten sonra hiçbir şey önemli değil benim için. Bana bir söz ver ama, sabah kahvaltısını benimle yapacaksın.”

“Peki söz canım.” Cümlemi bitirirken mini eteğinin üzerinden dokunduğum bacaklarını ayırarak daha derinlere inmemi söyler gibi baktı. Aceleci ve içten tavrı beni endişelendirmiyor değildi.   

Polonezköy'e varmıştık, Audim meydandaki ışıklandırılmış çay bahçesinden sola doğru girerken çevredeki otellere yılbaşını kutlamaya gelen İstanbulluların sokağa park ederek daralttığı yolda Alev neşe içinde etrafına bakınıyordu.

Hafif yağmur da çiselemeye başlamıştı. Sokağın başında komşum Ahmet bey arabamı tanıyarak el salladı, belli ki durup onu almamı istiyordu. Ancak içerdeki kadının eşim olmadığını görürse çıkaracağı dedikodular itibarım için hiç de iyi olmazdı. İçeriyi tam göremediğini umup hızlanarak yanından geçtim.

“Daha çok var mı?”

“Geldik sayılır Alev, az ilerideki sarı binayı görüyor musun?”

“Evet ne şirin bir yer. Bütün kış beni buraya mı getireceksin yoksa?”

“Geleceği düşünmesek olur mu, şimdinin tadını çıkaralım.”

“Peki...” Sanki bir şey daha söylemek ister gibi duran Alev'in moralinin bozulduğunu hissettim, ancak şu anda bununla uğraşacak halim yoktu. Tek düşündüğüm erkeklik hormonlarımın normal değerlerine gelmesi için bu kadını yatağa atabilmekti.

Yağmur daha da artarken içeri kendimizi zor attık. Alevin ıslanmış bedeni vücut hatlarını daha da çok ortaya çıkarmıştı. Ona bakmaktan kendimi alamadım, o da durumu anlayarak kıkırdayıp utangaçlıkla belime sarılıp vücudunu benim vücuduma iyice yapıştırdı.  

“Ne içersin? Kırmızı şarap uyar mı?” diye sordum duygusuzca.

Sinirlenip kollarını vücudumdan çekti “Tabii ki.” Sesi hafif titreyerek çıkmıştı. Bir kadını yatağa atmak için suyuna gitmek gerektiğini bilen bir erkektim. Ancak sanırım tanıdık birini görmek bu gizli kaçamakta bazı aksiliklerin çıkacağını gösteren ilk işaretti.

Önce gidip kaloriferleri açtım, bir de büyük battaniye çıkardım. Kaloriferler ısınana kadar bizi idare eder diye düşünüyordum. Bir elimde battaniye bir elimde tepside ucuz bir fransız şarabı ve iki tombul şarap kadehi ile içeri girdiğimde Alev oturma odasının ortasındaki şöminenin önünde eğilmiş,  şöminenin içindeki kül olmuş odunlara bakıyordu.

“Kışın buraya sık sık geliyor musun?”

“Pek sık sayılmaz. Bazen ailemden, işten yani kısaca stresten uzak kalıp, kafa dinlemek için gelirim. Soğuk kış gecelerinde Polonezköy'ün ayrı bir havası vardır. Akşam bu battaniyeye sarılıp kitap okur, şu baba yadigarı pikabta da sahaflardan topladığım plakları dinlerim. Sabah da fotoğraf makinemi alıp günün doğuşunu, ağaçları, yavaş yavaş canlanan doğayı çekerim.”

“Tam hayalimdeki Mert.”

Kadehleri doldurup kendisine uzattım. Birbirimize iyi yıllar dileyip, yavaş yavaş şarapları yudumlamaya başladık. Koltuktan kalkıp pikapa bir jazz plağı koydum. Müziğin sesi biraz rahatlatmıştı beni.  

Alev battaniyeyi üstüne çekmiş ufak bir kız çocuğu gibi gülümsüyordu. Yanına otururken battaniyeyi bir hamlede kaldırıp iyice kendisine yanaşmam için bana yer açtı. Kafasını göğsüme dayayıp kollarını bana doladı. Sanırım ilk hamleyi benden bekliyordu. Hafifçe ellerimi saçlarında gezdirip başına bir öpücük kondurdum. Kafasını çevirip bana sevgi dolu gözlerle baktı. Dudaklarıma dudaklarını yapıştırıp dilini ağzıma soktu, ancak sonra utanır gibi geri çekildi ve yüzü kızardı. Hamle sırasının tekrar bana geçtiğini anlayarak ben de onu öptüm. Üniversiteden yeni mezun olmuş bu genç kadının seks arzusu benim gibi kırklarının sonuna gelmiş bir erkeği tabii ki tahrik etmekteydi. Ellerim vücudunda gezinirken askılı bluzunu ve mini eteğini kıkırdayarak çıkarıp battaniyenin dışına fırlattı. Sutyeninin kopçalarını çözerken şömineden kurum döküldüğü gözüme çarpmıştı. Bir salak gibi bunu görmemezlikten geldim. Belki o an kızı alıp evden kaçabilsem şimdiki paranoyak yaşamımdan da kurtulurdum.

Oysa ki ben, kızın sutyeninden fırlayıp ortaya çıkan süt beyazı renginde göğüslerini öpüp, pembe ve dik  göğüs uçlarını ağzımın içine almakla meşguldüm. Alev beni geriye doğru attı, sırt üstü üçlü oturma takımımıza uzandım, üstüme çıkıp gömleğimi düğmelerini kopartırcasına çıkardı. Göğüslerime ufak öpücükler kondururken yavaş yavaş aşağı doğru indi, pantolonumu, benim de yardımımla indirdi. Battaniyenin altında göğüslerini ve vücudunu çıplak bedenime sürterken, hafifçe başımı şöminenin olduğu yöne çevirdim. Birkaç kurum daha döküldü, biraz daha, ve biraz daha. Kurumların hızı arttıkça Alev de battaniyenin altında hızlanıyordu sanki, ancak o anda aşağıda neler olduğunu düşünemeyecek kadar korkmuştum. Sonunda şömineden dışarı siyah bir bot çıktı, esnek, sanki kemiklerinden yoksun bir varlık şömineden kurtulunca yavaş yavaş kendi formunu bulmaya başladı. Yarı saydam varlık şimdi kırmızı bir Noel Baba kıyafeti ile dikiliyordu karşımda.  Onu daha dikkatli incelediğimde, suratında yer yer kemiklerin göründüğünü, kalan bölgelerinde ise çürümüş et parçalarının sarktığını görebildim. Kırmızı gözleri yakarcasına bana bakıyor, sakalının olması gereken yerden çıkmış solucan öbekleri yerlere düşerek etrafa yayılıyordu. “Ho ho ho, Mert bey bu yıl pek yaramaz bir çocuk olmuş anlaşılan!” sesi sanki beynimin içinde yankılandı. Çene Kemikler hareket etmiyordu. Zaten ağzını açacak olsa çenesi düşecek gibiydi. Üzerindeki kurumları bir kez daha silkeleyerek bana bakıp göbeğini tuttu ve her yılbaşında görmeye alıştığımız Noel babaları taklit eder gibi bir kez daha beynimin içinde kahkaha attı. Kap katı kesilen vücudumu hisseden Alev üstüme çıktı tekrar, şimdi kalçası ile üstüme oturmuş bana bakıyordu.

“Ne oldu Mert, yanlış bir şey mi yaptım yoksa?”

“Şömine.. baksana o tarafa.” cümleyi kurmam korkudan kekeliyor olmamdan dolayı uzun sürmüştü. Alev yüzündeki şaşkınlık ifadesi ile döndü şömineye,  ancak o dönene kadar yaratık sırra kadem basmıştı bile.

“Kurum dökülmüş. Bunun için mi telaşlandın. Buradaki işimiz biterse temizleriz ne acelesi var dimi aşkım.”

Nasıl bir rüyanın içinde olduğumu anlamadan Alev'e bakıyordum. Alev ise organımı içine sokup hızla yukarı aşağı  hareket etmeye ve inlemeye başlamıştı.  

Yarım saat sonra ikimiz de bitkin bir şekilde yatıyorduk. Alev'i üstümden yavaşça indirip, banyoya doğru yöneldim. Bir duş alıp buradan ayrılmak istiyordum artık. Duş başlığını açtığımda pis bir kurum üstüme boşaldı. Nefes almakta zorlanarak küvetin içine yığılıp kaldım. “Ne o Mert, yoksa sen de mi Noel Baba'ya inanmayan çocuklardan birisin? Bilirsin bazılarımız öteki dünyada yargılanır. Oysa sen şanslısın Mert, o kadar beklemene gerek olmayacak. Şimdi Noel Baba'nın kötü çocuklarına hediye yerine ne verdiğini göreceksin!” Sakallarından düşen solucanlar üstümü kapladı, dokundukları yerler sanki derimi soyuyor beni liğme liğme ediyor ruhumu etimden ayırıyordu. Zifiri karanlığa gömüldüm, aşağıda bir ışık görüyordum. Işığa doğru düşmeye başladım. Bir süre serbest düşüşüm devam ettikten sonra Kemerburgaz'daki villamızın şöminesinden bakarken buldum kendimi. Dışarı çıkmak istedim, ancak bir şeyler beni engelliyordu. Ufak kızlarım kedimiz Tofu ile oynuyor, eşim ise hazırladığı masada yalnız başına oturmuş Türk kahvesini yudumlayıp saate bakıyordu. O an içimden bir şey koptu, karımla birlikte geçirdiğim güzel günleri haırladım. Düğünümüz, ilk öpüşmemiz, ikizlerimizin doğumu, ilk ateşli sevişmemiz, hepsi bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. O anda ne bok yediğimin farkına vardım. Dünyadaki en rezil, en aşağılık varlık ben olmalıydım.

“Seni anlıyorum” dedim yanımda olduğunu hissettiğim hayalete. ”Şimdi izin ver de onların yanına gideyim. Her şeyi düzelteceğime yemin ederim.” “Ho ho ho, o kadar kolay değil o Mert.”  

Birden hızla yukarı çıkmaya başladım. Bir an sanki gökyüzüne çıktım ve aynı hızla az önce devrildiğim küvetin içinde buldum kendimi. Solucanlar beni terk etmişti. O garip yaratık da ortada yoktu. Hemen kısa bir duş alıp küvetten çıktım. Banyonun aynası buharlanmıştı. Aniden görünmez bir parmak buharın üstüne bir yazı yazmaya başladı. “Öldür ya da öl.” lavabonun içinde duran kasap bıçağımızı o anda fark ettim. Pisliğimi temizlemek için bir seçeneğim vardı. Ya ailemi bırakıp kendiyle olmamı isteyen içerdeki kadından kurtulmalı ya da kendimi öldürüp kanımla birlikte içimdeki pisliği akıtmalıydım.  

Kendimden tiksiniyordum, ancak içeridek kadından daha da çok tiksiniyordum. Aklım başımdan gitmişti. “Öldür ya da öl!” başka seçeneğim yoktu. Bu genç kadın beni yavaş yavaş oyuncağı yapacaktı. Ne kadar ondan uzak durmaya çalışsam da az önce yaşadığım mutluluğu tekrar yaşayabilmek için ona bir süre sonra herşeyimi verecektim. İçindeki kötülüğü hissettim ve kasap bıçağını sağ elimi arkada tutup gizleyerek içeri girdim. Alev kim bilir beni ailemden ayırmak için ne tezgahlar düşünüyordu. Ona fırsat vermemeliydim. Bunları gerçekten ben mi düşünüyordum yoksa o yaratığın kafama soktuğu paranoyalar mıydı bütün bunlar?  

Alev aslında bana böyle bir istekte bulunmamıştı. Ancak ilk kaçamakta kendini fazlasıyla sunmuyor muydu bana? Kesin bu kadın bir şeytandı ve ondan kurtulmalıydım. Bunun dışında bir şey düşünemiyordum o esnada.  

Alev çıplak sırılsıklam vücudumda, aksak yürüyüşümde sanki yabancı bir şey varmış gibi bana baktı.  “Ne saklıyorsun arkanda, yoksa bana yılbaşı hediyesi mi aldın? Ne kadar düşüncelisin canı...” tam o sırada kasap bıçağımı kafatasına sapladım. Şaşkınlıkla gözleri bir an bana baktı daha sonra göz akları göründü. Bıçak kafatası kemiklerini parçalamıştı. Sanki onu öldürmeye doyamamış gibi bıçağı çıkarıp bu sefer de boynuna sapladım. Her yer kan içinde kalmıştı, kızın boynundan fışkıran kan çıplak vücudundan akıp yerlerden oluklara giriyor sanki bütün evi kızıla boyuyordu. Kustum, sanki kusmam içimdeki pisliği de dışarı çıkarıyordu, başım yavaş yavaş dönmeye başladı. Dizlerimin üzerine çöktüğümde kendine Noel Baba diyen yaratık yine karşımdaydı, göbeğini tutmuş kahkahalar atıyordu, baş dönmem hızlandı ve kısa bir süre sonra bayıldım.

Tam olarak kaç saat baygın kaldım bilmiyorum, tam olarak bayılmış mıydım yoksa o garip ruh beni ele mi geçirip bana hatırlayamadığım başka şeyler de mi yaptırmıştı ondan da emin değilim. Ama kendime geldiğimde emin olduğum tek şey öldürdüğüm kadının cesedinin ortada olmadığı ve etrafta tek bir kan izine rastlamamamdı. Acaba neler olmuştu? Şaşkınlıkla etrafa bakıyor elimde tuttuğum kasap bıçağını istemsizce yukarı aşağı sallıyordum.

Tam bu sırada kapı çaldı. Delikten baktığımda Ahmet bey yeni yaptırdığı dişlerini göstererek bana doğru sırıtıyordu. Bıçağı gazeteliğin içine saklayıp üstüme battaniyeyi alarak açtım kapıyı.

“İyi yıllar Mert Bey. Sizi arabada yalnız görünce telaşlandım ve bir hal hatır sormaya geldim.” Ne saçmalıyordu bu salak. Aracın renklendirilmiş camlarından dolayı yanılıyor olmalıydı.  

“İyi yıllar. Eve bir şey getirmek için gelmiştim. İlginize teşekkürler, ben de çıkmak üzereydim tam, malum yeni yıldan önce evde olmam gerek.”

“Haklısınız, hanımefendiye sevgilerimi iletin. Umarım o battaniye ile çıkmayı düşünmüyorsunuzdur. Malum kış, üşütmeyin.” Çok önemli bir espri yapmış gibi kahkahayı bastı. Ancak bu kahkahada sanki bir şey vardı. Beni korkutan ama tanıdık bir şey. Sanki Noel babanın attığı kahkaha gibiydi. “Ho ho ho” gibi, ama belki de ben hala şoktaydım ve gerçeklerle hayalleri ayırt edemiyordum. Ahmet bey gittikten sonra son hızla giyinip Audi'me atladım.

Gaza bastığımda oldukça paniklemiştim. Arabayı hangi hızda, ne şekilde sürdüğümü, eve nasıl geldiğimi inanın bilemiyorum, ancak zamanında eve varmıştım. Kızlarımın yanaklarına ayrı ayrı öpücük kondurup daha önce işyerindeki ofis boya aldırıp paketlettiğim hediyelerini verdim. Karıma sarılıp sanki ilk kez öpüşür gibi aşkla öptüm. Karım şaşkına dönüp bana iyi olup olmadığımı sordu, tenimin bembeyaz kesilmesi onu tedirgin etmişti. Önemli bir şeyimin olmadığını söyleyip konuyu kısa kesmek istediğimi belli ettim.  

Yemeğe oturmadan bir şeyi teyit etmek geldi içimden. İçeri girip cep telefonumdan Alev'in numarasını buldum, bir an duraksayıp yeşil yes tuşuna bastım. Olacaklardan korkuyordum. Onca günahımın yanına bir de öldürmeyi mi eklemiştim yoksa?  

Telefon açıldı, arkadan yüksek sesli, gürültülü bir müzik geliyordu. Belli ki bir partinin ortasındayken aramıştım saatler önce öldürdüğüm kadını. Kesik kesik gelen sesten ve gürültüden anladığım kadarı ile Alev çok heyecanlanmış ve aşağı yukarı şunları söylemişti “Mutlu yıllar Mert, beni aramana ne kadar sevindim bilemezsin. Ben de tam seni düşünüyordum, ama arayıp da ailenin yanında seni rahatsız etmek de istemedim.” Cevap veremeden kapadım telefonu ve geri arayamasın diye uçuş moduna getirdim. Alevin sesi kafamda uzun süre yankılandı, sesle beraber  onu keserken akan kanlar birbirine geçiyor, midemi iyice bulandırıyordu. Sanırım bir daha onu görmeye dayanamazdım. İş yerine gittiğimde ilk işim bu kıza başka bir iş bulup, bizim şirketten kovdurmak olacaktı.  

Yaşadığım bu deneyimden sonra tek bir şeye inandım. Ben de eskiden inanmazdım, ta ki görene kadar. Hayalet diye bir şey var!
Bu da son hikayem. Dil olarak daha iyi ama sert bölümler içeriyor. +18 pls.
No comments have been added yet.

Add a Comment: